Bosna Hersek bugün sandık başına gidiyor. Ancak seçmenin önündeki soru, hangi adayın kazanacağından daha büyük: Seçimlerden sonra bu ülke yönetilebilecek mi?
Sandıklar kuruluyor, oylar sayılıyor, makamlar el değiştiriyor. Buna rağmen ortak karar alma kapasitesi sürekli siyasi pazarlıklara takılıyorsa, demokrasiyi yalnızca seçim günüyle ölçmek yeterli değildir. Bosna Hersek’in önündeki asıl sınav, halkın verdiği oyun çalışan kurumlara, hesap veren yöneticilere ve gündelik hayatı iyileştiren politikalara dönüşmesidir.
Bu yüzden bugünkü seçimleri anlamak için adayların isimlerinden önce Dayton’un kurduğu düzeni konuşmak gerekiyor.
1995’te varılan Dayton Barış Anlaşması, savaşı durdurdu ve Bosna Hersek’in uluslararası sınırları içinde varlığını korudu. Bu tarihî kazanım küçümsenemez. Fakat anlaşmanın anayasal düzeni, barışı korurken etnik ayrımları devlet yönetiminin merkezine yerleştirdi. Benim eleştirim tam burada başlıyor: Savaşı durdurmak için kurulan denge, kalıcı demokratik yönetimin sınırına dönüşmemeli.
Ülke, Bosna Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti adlı iki entiteden oluşuyor. Federasyonun ayrıca on kantonu var. Devlet düzeyi, entiteler ve kantonlar arasında bölünmüş yetkiler, farklı meclis ve hükümetler üzerinden kullanılıyor. Bu yapı yalnızca idari bir şema değildir; siyasi sorumluluğun izini sürmeyi de güçleştirir.
Bir hizmet aksadığında vatandaşın karşısına hangi makam çıkacak? Başarısızlığın hesabını kim verecek? Yetki dağılımı açıkça anlatılmadığında, her yönetici sorumluluğu başka bir kuruma havale edebilir. Çok sayıda makam, kendiliğinden güçlü demokrasi üretmez.
Dayton’un kilidi de tam bu noktada sertleşiyor.
Devlet parlamentosunda bir yasa için Temsilciler Meclisinin yanında Halklar Meclisinin de onayı gerekiyor. Halklar Meclisinde beşer Boşnak, Hırvat ve Sırp delege bulunuyor; toplantı yeter sayısı her gruptan en az üç kişinin katılımını şart koşuyor. Bir grubun toplantıya katılmaması, yasama faaliyetini durdurabilecek bir araç hâline gelebiliyor.
Buna entite oylarıyla ilgili kurallar ve “hayati ulusal çıkar” mekanizması ekleniyor. Belirli koşullarda bir grubun çıkarlarına zarar verdiği ileri sürülen karar, özel uzlaştırma ve inceleme süreçlerine taşınıyor. Cumhurbaşkanlığı Konseyinde de benzer koruma usulleri var. Her kararın mutlaka oybirliği gerektirdiğini söylemek yanlış olur; fakat çoğunluk kazanmak, kararın uygulanmasını tek başına güvenceye almıyor.
Bu güvencelerin amacı, bir topluluğun diğerleri tarafından ezilmesini önlemek. Bu ihtiyaç gerçektir. Benim itirazım, koruma araçlarının siyasi engelleme için kullanılmasına: Hakları korumakla devletin çalışmasını durdurmak aynı şey değildir.
Böyle bir düzende siyasetçi, çözüm üretmek yerine engelleme gücünü seçmenine başarı diye sunabilir. “Ne yaptım?” sorusunun yerini “Karşı tarafı ne kadar durdurdum?” sorusu alır. Ortak yaşamın başarısı yerine karşılıklı korku ödüllendirildiğinde, seçim rekabeti de daralır.
Bugünkü aday tablosu, bu gerilimin içinde okunmalı.
Devlet Başkanlığı Konseyinin Boşnak üyeliği için Denis Bećirović, Bakir İzetbegović, Semir Efendić ve Fahrudin Radončić yarışıyor. Mevcut üye Bećirović’in yeniden adaylığı ile SDA lideri İzetbegović’in dönüş arayışı dikkat çekiyor. Ancak bütün adaylara yöneltilecek soru aynı olmalı: Devleti savunma söylemini, işleyen kurumlara ve ölçülebilir hizmetlere nasıl dönüştüreceksiniz?
Hırvat üyeliği yarışında HDZ BiH’nin adayı Darijana Filipović, Demokratik Cephe’nin adayı Slaven Kovačević ve Hırvat muhalefet partilerinin desteklediği Zdenko Lučić bulunuyor. Buradaki tartışma, topluluk temsili ile vatandaşlık temelinde siyaset arasındaki gerilimi taşıyor. Toplulukların temsil kaygıları ciddiye alınmalı. Ancak hiçbir parti, bir halkı temsil etme iddiasından sınırsız siyasi ayrıcalık çıkaramamalı.
Sırp üyeliği için Željka Cvijanović, Marinko Božović ve Nebojša Vukanović aday. Bu yarış, ülke düzeyindeki Konsey üyeliğiyle ilgili. Sırp Cumhuriyeti başkanlığı ise ayrı bir seçim; burada Savo Minić ve Branko Blanuša arasındaki mücadele öne çıkıyor.
Milorad Dodik’in kendisi aday olmadığı hâlde kampanyadaki ağırlığını koruması, makam değişikliğinin siyasi düzen değişikliği anlamına gelmeyebileceğini gösteriyor. Ayrılma söylemleri ve Rusya ile yakın ilişkileri, seçimlerin ülkenin bütünlüğü açısından da izlenmesine yol açıyor. Ancak muhalefeti de yalnızca Dodik’e karşı olduğu için başarılı sayamayız. Gerçek alternatif, bağımsız kurumlar ve hesap verebilir yönetim için uygulanabilir bir program sunmak zorunda.
Ülkenin geleceğini yalnızca üç Konsey üyesine bağlamak da yanıltıcı. Meclislerde oluşacak dağılım, koalisyonlar ve dolaylı seçilen kurumların bileşimi, yönetimin hareket alanını belirleyecek. Bir adayın kazanması, anayasal engellerin ortadan kalkması demek değil.
Dayton düzeninin daha derin bir demokrasi sorunu da var: En üst makamlara erişim, etnik kimlik ve ikamet koşullarına bağlanıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 2009 tarihli Sejdić–Finci kararı, Roman ve Yahudi başvurucuların Cumhurbaşkanlığı ve Halklar Meclisine aday olamamasını ayrımcılık olarak değerlendirdi.
Bu, yalnızca azınlıkların meselesi değildir. Bir ülkenin vatandaşı olmak, o ülkenin yönetimine eşit koşullarda katılmaya yetmiyorsa, vatandaşlığın içi eksilir. Barışı korumak ile eşit yurttaşlığı geliştirmek birlikte düşünülmeli; biri diğerinden vazgeçmenin gerekçesi yapılmamalı.
AB üyelik sürecindeki tıkanıklık da buradan bağımsız değil. Bosna Hersek 2022’de aday statüsü aldı; 2024’te müzakerelerin açılması yönünde karar verildi. Buna rağmen yargı ve yolsuzlukla mücadele reformlarındaki eksikler, sürecin ilerlemesini engelliyor.
Brüksel’e verilen sözlerin ülke içinde yasaya ve uygulamaya dönüşmesi gerekiyor. Bir yönetici dışarıda Avrupa hedefini savunup içeride denetimden kaçınırsa, seçmenin o söylemi sorgulaması doğaldır. AB hedefi, seçim afişlerinde duran bir vaat olmaktan çıkıp kamu yönetiminde sonuç üretmeli.
Ekonomide bunun bedelini halk ödüyor. Durgunluk, yetersiz yatırımlar ve gençlerin yurt dışında gelecek araması, ülkenin ortak sorunları. Boşnak, Sırp ve Hırvat ailelerin gündelik ihtiyaçları, siyasi liderlerin çizdiği sınırlar kadar farklı değil. İş, eğitim, sağlık ve güvenli bir gelecek ihtiyacı ortak.
Yolsuzlukla mücadelede de aynı ölçü geçerli. Bir partinin kendi topluluğuna dayanması, kamu kaynaklarının kullanımını denetimden muaf tutamaz. Bir usulsüzlük iddiası bağımsız biçimde araştırılmalı; ne etnik sadakatle örtülmeli ne de delil olmadan siyasi suçlamaya dönüştürülmeli.
Uluslararası toplumun rolü de eleştiriden uzak tutulamaz. Dayton’un uygulanmasını gözeten Yüksek Temsilcilik, 1997’deki Bonn kararlarıyla yasaları dayatma ve görevlileri görevden alma imkânları kazandı. Bu yetkiler tıkanıklıkları aşmak için kullanıldı. Fakat dış müdahale, yerel yöneticilerin sorumluluk üstlenmesinin kalıcı karşılığı olamaz.
Benim kanaatim, burada bir kısır döngü oluştuğu yönünde: Yerel siyaset uzlaşmayı erteliyor, dış müdahale devreye giriyor, ardından müdahale yeni bir siyasi çatışmanın konusu oluyor. Bu döngüyü kırmak, uluslararası güvenceleri düşüncesizce kaldırmayı da mevcut düzeni sonsuza kadar sürdürmeyi de gerektirmiyor. Gereken, hakları koruyan ve karar alabilen kurumlar için somut bir reform iradesi.
Dayton’un değiştirilmesi kolay değil. Anayasa değişikliği, Temsilciler Meclisinde hazır bulunup oy kullananların üçte ikisini içeren parlamenter onay gerektiriyor. Dolayısıyla bugünkü sandık, sistemin kilidini tek hamlede açmayacak. Fakat reformun savunucularını güçlendirebilir; tıkanıklığı siyaseten ödüllendiren aktörlerin alanını daraltabilir.
Bosna Hersek’e gereken, toplulukların haklarını güvence altında tutarken vatandaşların ortak geleceğini yönetebilen bir düzen. Bunun yolu korkuyu yeniden üretmekten değil, yetkiyi sorumlulukla ve temsili hesap verebilirlikle birleştirmekten geçiyor.
Dayton savaşı durdurdu. Bugünün siyasetçileri ise halkın geleceğini bekletmeyi bırakmak zorunda.
Bu seçimde sorulması gereken en ağır soru şudur:
Halk size ülkeyi yönetmeniz için mi oy veriyor, yoksa birbirinizi engellemeniz için mi?