Değerli okuyucularım, şaka gibi: Borsada 450 bin mağdur, ortadan kaybolduğu iddia edilen 20 milyar dolar.
Bunun hesabını siyasi iktidar veremiyor. Ayrıca rezaletin orta göbeğinde bürokratlar, bakanlar var olduğu iddia ediliyor.
Öyle ki Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın özel kalem müdürünün bu vurgunda borsaya yedi milyon TL yatırdığını bizzat Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Bey söylüyor.
Yetmezmiş gibi, açıklanmayan AK Parti içindeki kişiler çok önemli kişiler.
Bu rezaleti görmezden gelmek mümkün değil.
AK Parti içinde konuştuğum birçok milletvekili, “Utanç duyuyoruz, Ahmet Bey” veya “Ahmet Abi” diyorlar.
Değerli okuyucularım, şimdi olayda çok komik bir durum var: Bu borsa vurgunundan faydalanamayanlar, faydalananları ihbar ediyorlar.
Esas AK Partili şerefli insanlar, parti baskısı yüzünden bu AK Partililer konuşamıyorlar.
AK Parti iktidarının Türkiye’de CHP’li belediyeleri yolsuzluk yapmak üzere görevden aldığı dönemde patlayan bu 20 milyar dolarlık borsa vurgunu, AK Parti iktidarını çok büyük açmaza düşürmüştür.
Siyasi iktidar bunu İzmir Belediye Başkanı transferi ile örtmeye çalışsa da 450 bin borsa mağdurunu anlatamaz, hele Türk halkına hiç anlatamaz. Emekliye, sanayiciye, ticaret erbabına, bize anlatamaz.
Tüm argümanlar iktidarın elindeyken Maliye Bakanı, “Borsa fonlarında kötü kokular geliyor” ifadesini bir yıl evvel söylerken, SİYASİ İKTİDARIN BUNU GÖRMEZDEN KİMLERİN GELDİĞİ AÇIKLANMASI GEREKİR.
RAHMETLİ SÜLEYMAN DEMİREL’İN MUHTEŞEM SÖZÜ
Türk siyasetinin en kıvrak ve unutulmaz figürlerinden Süleyman Demirel’in belleklerimize kazınan o meşhur sözü, dönemin en yalın iktisadi gerçeğini özetlerdi:
“Tencerenin deviremeyeceği hükümet yoktur.”
Bu söz, seçmenin cüzdanına, mutfağındaki aşa ve geçim derdine dokunan siyasi iktidarların sandıkta bedel ödeyeceğinin apaçık bir formülüydü.
Ancak bugün gelinen noktada, karikatürist Kalender’in çizimindeki o acı ama çarpıcı mizah zihnimizi kurcalıyor:
“Tencereyi de çalmışlar!”
Bugün Türkiye’nin ekonomik ve finansal mimarisine baktığımızda meselenin artık yalnızca mutfaktaki tencerenin boşalması olmadığını görüyoruz. O tencerenin üzerinde pişeceği zeminin, kuralların ve kurumsal güvenin de baştan aşağı aşındığı bir tabloyla karşı karşıyayız.
Borsa İstanbul’dan halkın mutfağına kadar uzanan bu kriz hattı, salt bir enflasyon ya da faiz tartışması değildir.
Bu tablo, topyekûn bir sistemik erimenin fotoğrafıdır.
BORSA: BİR YATIRIM MECRASI MI, YOKSA GERÇEKLERDEN KAÇIŞ SIĞINAĞI MI?
Uzun süredir Borsa İstanbul (BIST 100), yüksek enflasyon karşısında parasının değerini korumaya çalışan milyonlarca küçük yatırımcı için âdeta tek bir sığınak hâline getirildi.
Ancak enflasyonist baskıların şirket bilançolarındaki kâr marjlarını daralttığı ve faiz politikalarındaki belirsizliklerin sürdüğü bir piyasa ortamında borsa, finansal büyümenin motoru olmaktan çıkıp bir spekülasyon denizine dönüşme riskiyle karşı karşıya kaldı.
İç talebin baskılandığı, üretim maliyetlerinin yükseldiği ve sermayeye erişim zorluklarının arttığı bir ekonomide şirketlerin dönemsel kârlılıkları, yatırımcı açısından yanıltıcı bir görüntü oluşturabiliyor.
Yatırımcı, enflasyon karşısında ezilmemek için borsaya koşarken alım gücü düşen, tüketim kapasitesi daralan vatandaşın reel durumu, borsadaki rakamsal yükselişlerin gölgesinde kalıyor.
Yani borsa, üretimin ve reel büyümenin sağlıklı bir göstergesi olmaktan uzaklaşıp sistemi ayakta tutuyormuş izlenimi veren yanıltıcı bir makyaj işlevi görebiliyor.
Peki, borsadaki rakamlar yükselirken vatandaşın mutfağındaki yangın neden sönmüyor?
Bu sorunun cevabı, yalnızca borsa endekslerinde değil, ekonominin üretim yapısında, gelir dağılımında ve vatandaşın her geçen gün daralan alım gücünde aranmalıdır.
“TENCEREYİ DE ÇALMAK”: KURUMSAL AŞINMA VE SORUMSUZLUK
Demirel’in “tencere” vurgusu, ekonominin temel direği olan alım gücüne dayanıyordu.
Bugün ise iktisadi kuralların sürekli değiştirildiği, denetim mekanizmalarının etkinliği konusunda soru işaretlerinin bulunduğu ve şeffaflık beklentisinin giderek önem kazandığı bir ekonomik ortamla karşı karşıyayız.
Eğer bir ülkede:
Mutfaktaki yangın, yani enflasyon, istatistiksel tartışmaların gölgesinde kalıyorsa;
Yatırımcı, kuralların gelecekte nasıl uygulanacağını öngörmekte zorlanıyorsa;
Sermaye, üretim odaklı yatırımlar yerine kısa vadeli ve emeksiz kazanç arayışlarına yöneliyorsa;
Orada kaybolan yalnızca tenceredeki yemek değildir. O tencereyi var eden mülkiyet, güven ve adalet ilkeleri de ciddi biçimde zarar görür.
Karikatürdeki “Tencereyi de çalmışlar!” ifadesi, tam da bu kurumsal tahribatı ve ekonomik düzenin temel araçlarına duyulan güvenin sarsılmasını simgeliyor.
Çünkü yatırımcı için güven, üretici için öngörülebilirlik, vatandaş içinse satın alma gücü vazgeçilmezdir.
Bunların olmadığı bir ekonomik düzende ne borsadaki yükseliş tek başına refah getirir ne de açıklanan rakamlar vatandaşın geçim sıkıntısını ortadan kaldırır.
SONUÇ: ISINMAYAN TENCERE, GERÇEKLEŞMEYEN VAATLER
Sonuç olarak ne Borsa İstanbul’daki hareketler ne de kâğıt üzerindeki süslü rakamlar, sokağın ve mutfağın acı gerçeğini değiştirebiliyor.
Siyasette tencerenin iktidarları devirme gücü, halkın alternatifsiz bırakıldığı, kuralların önemini yitirdiği ve krizlerin kanıksandığı bir sistemde frenlenmiş görünebilir.
Ancak iktisadın gerçekleri eninde sonunda kendisini hissettirir.
Tencereyi boşaltanlar, tencerenin kendisini de ortadan kaldırdıklarını sanabilirler. Fakat üretimden kopmuş, güvenini kaybetmiş ve finansal piyasaları spekülasyonların gölgesinde kalmış bir ekonomide sürdürülebilirlik mümkün değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, borsayı bir illüzyon aracı olarak görmek ya da göstermek değildir.
İhtiyaç duyulan, üretimi güçlendiren, yatırımcıya güven veren, kuralları öngörülebilir kılan ve liyakati esas alan bir ekonomik düzendir.
Çünkü mesele yalnızca tencerenin içini doldurmak değil, o tencerenin yarın da kaynayacağı bir düzen kurmaktır.
Unutmayalım: Tencere boşsa, vaatler karın doyurmaz. Tencere de yoksa, geriye yalnızca siyasi sorumluluk ve ekonomik enkaz kalır.
Cumhur iktidarı bir an evvel tüm görevlileri görevden almalı; tıpkı KEMAL KILIÇDAROĞLU GİBİ, BU KENDİ İÇİNDEKİ PARAZİTLERDEN ARINMALI, ESKİ AK PARTİ FABRİKA AYARLARINA DÖNMELİ AMA “MIŞ… GİBİ” DAVRANMAMALI.
